Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Hamaset

23 Eyl 2026, 12:48 · 66 okunma

Kahve yazısında bir parantez açmış, “hamaset kötü bir şey değildir, bunu ayrıca konuşalım” demiştim. Parantezi bugün kapatıyorum. Çünkü bu kelimeye bir haksızlık ediliyor. Üstelik haksızlık çift taraflı: Hamasete yaslananlar da onu pejoratif bir anlamda kullananlar da kelimeyi, tabiri caizse, harcıyor.

Bugün bir toplantıda birisi biraz yüksek sesle vatandan, tarihten, şereften söz etse masanın öbür ucundan hemen bir ses gelir:

“Hamaset yapma.”

Kelime artık kuru laf, boş kahramanlık, içi doldurulmamış heyecan anlamına geliyor sanki.

Oysa biraz geriye gidince karşımıza bir antoloji çıkıyor.

Antoloji dediysem geçenlerde zar zor bulup aldığım Tanzimat’tan Günümüze Hamasi ve Millî Şiirler Antolojisi nevinden değil. Hoş, bir bakıma bu kitap da  aynı geleneğin epey uzaktaki torunlarından biridir. Fakat mesele dokuzuncu yüzyıla kadar gidiyor.

Ebû Temmâm, Horasan dönüşünde Hemedan’a uğrar. Yoğun kar sebebiyle burada mahsur kalınca Ebü’l-Vefâ b. Seleme’nin misafiri olur. Ev sahibinin zengin kütüphanesine kapanır ve eski Arap şiirinden seçmeler derler. Tabi burada zenginlik sadece kütüphaneden mi doğuyor emin değilim zira Hemedan bambaşka bir şehirdir. Hemedan ki eski Ekbatana’dır; Medlerden İbn Sînâ’ya, Bâbâ Tâhir’den Aynülkudât’a kadar nice hükümdarın, âlimin ve sûfînin gölgesini taşır.

İşte bu vesile ile ortaya çıkan eserlerden biri, sonradan Ebû Temmâm’ın kendi şairliğinin şöhretini bile gölgede bırakacak olan el-Hamâse’dir. Eser on bölümden oluşur; ilk bölümü yiğitlik ve kahramanlık şiirlerine ayrılmıştır ve kitap ismini de buradan alır.

Hamâse kelimesi sözlüklerde sertlik, yamanlık, cesaret, yiğitlik ve atılganlık çevresinde dolaşır. Arap şiirinde ise zamanla kahramanlık şiirlerinin adı hâline gelir.

Diyebiliriz ki başlangıçta ortada ne boş laf vardır ne de bir kürsü.

Şiir vardır.

Bir de ölüm ihtimali.

Ebû Temmâm’ın seçkisine aldığı en meşhur parçalardan biri Hâricî reislerinden Katarî b. Fücâe’nindir. Şair savaş meydanında korkuya kapılan kendi nefsine seslenir:

أَقُولُ لَهَا وَقَدْ طَارَتْ شَعَاعاً

مِنَ الأَبْطَالِ وَيْحَكِ لَنْ تُرَاعِي

“Kahramanların karşısında korkudan darmadağın olan nefsime dedim ki: Yazık sana, korkma.”

Ardından aynı nefse ölümü hatırlatır: Bir gün daha yaşamak istesen bile sana tayin edilen ecele bir gün ekletemeyeceksin, öyleyse ölüm meydanında sabret.

Bana kalırsa hamâsetin ilk derslerinden biri buradadır.

Adam korkmuyor değil.

Korkuyor.

Nefsinin kaçmak istediğini görüyor ve onunla konuşuyor.

Cesaret korkusuzluk değildir; hatta eskiler şecaatin ifratına tehevvür, tefritine cebn derler. Esas mesele korkuyu bilip ona konuşabilmek ve onu kontrol ederek bir istikamet çizebilmektir.


⁂ ⁂

Ebû Temmâm’ın kendi şiirine gelince kelimenin ağırlığı daha da belirginleşiyor.

Halife Mu‘tasım 838’de Ammûriye’yi fethettiğinde seferin vakti konusunda müneccimlerin uğursuzluk hesapları yaptığı anlatılır. Ebû Temmâm fetih üzerine yazdığı meşhur kasidesine şu beyitle başlar:

السَّيْفُ أَصْدَقُ إِنْبَاءً مِنَ الكُتُبِ

فِي حَدِّهِ الحَدُّ بَيْنَ الجِدِّ وَاللَّعِبِ

“Kılıç, kitaplardan daha doğru haber verir; onun ağzında ciddiyetle oyun arasındaki kesin sınır vardır.”

Bin yılı aşkın zamandır yaşayan beyit.

Dikkat buyurun, şiirde bağıran kimse yok.

Üstelik beyitin güzelliği yalnız söylediğinde değil söyleyişinde de. “Hadd” hem kılıcın keskin ağzı hem sınır anlamın geliyor. Ciddiyetle oyun arasındaki hadd, kılıcın haddinde ortaya çıkıyor.

Burada benim “hamâset bedel ister” diyeceğim yer başlıyor.

Bu, kelimenin sözlük tarifi değildir elbette. Benim kelimeden anladığım şeydir.

Çünkü söylediğiniz sözle yaptığınız şey arasındaki mesafe açıldıkça hamâset de ucuzluyor.


⁂ ⁂

Câhiliye şiirinde bu ilişki daha çıplaktır.

Antere b. Şeddâd, Habeşli bir câriyenin oğludur. Annesinin statüsü sebebiyle köle sayılmış, savaşlardaki kahramanlığıyla hürriyetine kavuşmuştur. Sevgilisi Able’ye olan aşkı da şiirlerinin ana damarlarından biridir.

Muallakasında onu savaşın ortasında hatırlar:

وَلَقَدْ ذَكَرْتُكِ وَالرِّمَاحُ نَوَاهِلٌ

مِنِّي وَبِيضُ الهِنْدِ تَقْطُرُ مِنْ دَمِي

“Mızraklar benden su içerken, Hint kılıçları kanımdan damlarken seni andım.”

Adamın romantizmi de bizimkine benzemiyor.

Çiçek göndermiyor.

Mızrak yiyor.

Hamâset burada aşkla aynı sofraya oturuyor. İnsanın aklına şu geliyor:

“İfrat halde bir sevdâdır yiğitliğin harcı”

Her yiğit bu harç ile karılır bir dönem.

Antere’yi ilginç yapan da  savaşın ortasında hatırlayacağı birinin bulunması. En içli türküler cephelerde ve sürgünlerde yazılmamış mıdır? Dil ve coğrafya değişse de insanlık serüveni benzer duraklarda konaklar.

Şenferâ’ya nispet edilen Lâmiyyetü’l-Arab ise başka türlü bir meydan okumayla başlar:

أَقِيمُوا بَنِي أُمِّي صُدُورَ مَطِيِّكُمْ

فَإِنِّي إِلَى قَوْمٍ سِوَاكُمْ لَأَمْيَلُ

“Ey anamın oğulları, bineklerinizin göğüslerini çevirin; ben sizden başka bir kavme meylediyorum.”

Bu meşhur beyt ise bize hamâsetin kalabalığın önüne düşmek olduğu kadar gerektiğinde kalabalıktan ayrılabilmek olduğunu anlatıyor sanki.

Yalnız küçük bir kayıt düşelim: Lâmiyyetü’l-Arab yüzyıllardır Şenferâ’ya nispet edilmekle birlikte şiirin gerçekten ona ait olup olmadığı eski dönemlerden beri tartışılmıştır. Fakat şiirin kahramanlık, direnme ve yalnızlık dili tartışmasız biçimde o eski hamâse dünyasına aittir.

Sonra Mütenebbî gelir ve galiba benim bütün bu bahis içinde en sevdiğim beyitlerden birini söyler:

الخَيْلُ وَاللَّيْلُ وَالبَيْدَاءُ تَعْرِفُنِي

وَالسَّيْفُ وَالرُّمْحُ وَالقِرْطَاسُ وَالقَلَمُ

“At, gece ve çöl beni tanır; kılıç, mızrak, kâğıt ve kalem de.”

Kılıçla kalem aynı satırda.

Bunu seviyorum.

Çünkü hamâset yalnız savaş meydanına mahsus değildir. Kâğıdın ve kalemin de bir cesareti vardır. Kalem, kılıç ve orak bizim hamaset antolojimizde Necip Fazıl merhumun dilinde şöyle yer alır:


Aynası ufkumun, ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen, kara toprak!

Şahit ol, ey kılıç, kalem ve orak!

Doğsun Büyük Doğu, benden doğarak!


⁂ ⁂

Kelime Arap şiirinde öyle kuvvetli bir iz bırakmıştır ki Ebû Temmâm’dan sonra aynı adla çok sayıda antoloji hazırlanmış, “hamâse” bir şiir türünü ve seçki geleneğini anlatan yerleşik bir edebiyat terimine dönüşmüştür.

Bizde de bu damarın son dönemdeki en açık isimlerinden biri Namık Kemal’dir.

Hürriyet Kasidesi baştan sona yüksek perdeden konuşur:

Ne efsûnkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Beytin içinde başlı başına güzel bir tezat vardır:

Hürriyete esir olmak.

Ama Namık Kemal’i bugünkü anlamıyla “hamaset yapmak”tan kurtaran şey yalnız şiirindeki maharet değildir.

Söylediğinin başına gelmesidir.

Sürgün gördü.

Magosa’ya gönderildi.

Yazdığı kelimelerin bir hayat karşılığı vardı.

Mehmet Âkif’in Çanakkale şiiri de aynı sebeple bugün hâlâ yerini korur:

Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi.”

Çünkü karşısında hayalî bir savaş yoktu.

Gerçek bir cephe, şehitler ve  on binlerce yiğidimiz vardı.

Görüldüğü üzere şair kelimeyi olaydan daha büyük göstermeye çalışmıyordu aksine kelimeler zaten büyük bir olayın ardından geliyor.


⁂ ⁂

Belki kırılma da burada başladı.

Köroğlu’na nispet edilen meşhur söz vardır:

“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.”

Tarihî aidiyeti bir yana, cümle çok güzel bir şeyi anlatıyor. Dövüşün şartı değiştiği anda kahramanlığın tarifi de değişiyor.

Yiğitlik, rakibinin ve nefsinin gözünün içine bakmaktan çıkıyor.

Mesafe giriyor araya.

Sonra daha fazla mesafe.

En sonunda bugünlere geliyoruz.

İnsan dünyanın öbür ucundaki bir hadise hakkında koltuğundan kalkmadan herkese cesaret dağıtabiliyor.

Belki “hamaset” kelimesinin başına gelen de biraz böyle.

Bedel ortadan çekiliyor.

Sesi kalıyor.

Bedel ödemeyen adam, bedel ödeyen adamın diliyle konuşmaya başlayınca hamâse, bugünkü küçümseyici anlamıyla hamaset oluyor.

Kelime aynı.

Adam değişmiş.

Bugün “hamaset yapma” diyen birinin aslında çoğu zaman söylemek istediği şey şu:

“Bedelini ödemediğin bir kahramanlığı bana satma.”

Bu itiraza benim de bir sözüm yok.

Fakat kabahat kelimede değil. Bunu anlatıyorum.


⁂ ⁂

Bu yüzden kahve yazısında “hamaset kötü bir şey değildir” demiştim.

Hâlâ aynı yerdeyim.

Kötü olan hamâsetin yiğitsiz kalmasıdır.

Sözün kendisinden büyük adam ister hamâse.

Bazen meydanda.

Bazen sürgünde.

Bazen masanın başında.

Bazen de kimsenin görmediği yerde insanın kendi nefsinin karşısında.

Bugün aynı kelimeyi başkasına söylemek çok kolay.

Mesele, sıra bize geldiğinde ne söylediğimiz ve ne yaptığımızdır. Bu sıra bize her gün geliyor aslında ve farkında mıyız bilmiyorum.

Hayat her gün  farklı yerlerden bizi sınıyor. Yiğitlik ne maziye bakıp türkü söylemekte ne de kendini görmeden nutuk atmaktadır.

Aslında esas mesele bir şey söylemek de değildir. İnsan yiğitçe yaşar ise mezar taşı bile konuşur, gerisi laf kalabalığı.

Kapatırken Bâkî’den bir beyit alalım dün yaptığımız gibi. Bu beyit doğrudan bir hamâse örneği değildir ve onu öyle göstermeye de gerek yok. Fakat sözün, itibarın ve geride bırakılan hayatın hesabını öyle güzel kapatır ki buraya yakışıyor:

Kadrini seng-i musallâda bilüp ey Bâkî

Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf

Belki dünkü hamâsetle bugünkü hamaset arasındaki fark biraz da burada.

İnsan kendisi hakkında ne kadar yüksek konuşursa konuşsun son hükmü kendi sesi vermiyor.

Nihaî hükmü geride bıraktığı hayat veriyor ve bir de düşünmeden söylediği sözlerin kırıp döktüğü ahbâb u yârân.