Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Mevsimler

22 Eyl 2026, 13:40 · 32 okunma

 

Bu sabah dilime eski bir Mazhar ve Fuat şarkısı takıldı; henüz MFÖ’nün MFÖ olmadığı zamanlardan. Şarkı adının hakkını verir: ağır ağır gelir, yağmurla ve rüzgârla başlar, sonbahardan yola çıkıp bahara, yaza, kışa uğrar ve nakaratta durur: “Ne güzel şey mevsimler, mevsimleri yaşamak.” Ama asıl ustalık nakaratın üç kere söylenip üçünde de değişmesinde. İlkinde güzel olan mevsimlerdir; ikincisinde mevsimleri yaşamak; üçüncüsünde “mevsim” kelimesi düşer, geriye yalnız yaşamak kalır. Şarkı güneşe güneş, kara kar olmak ister; mevsimi seyretmez, içine girer. Yani sonbaharla açılan bir şarkı, sonbaharı bahane edip yaşamaya çıkar; sanki sonbaharın biraz savunulmaya ihtiyacı varmış gibi. Vardır da. İlkbahar kimseye kendisini açıklamak zorunda değildir, birkaç çiçek açar ve mesele kapanır; yazın denizi ve uzun akşamları, kışın hiç değilse karı vardır. Sonbahar ise sararmış yaprağıyla, erken kararan akşamıyla, yağmuruyla her sene kendini yeniden sevdirmek zorunda kalır.

Dün akşam dışarı çıktığımda havanın kararmış olmasına bir an şaşırdım; saat o kadar geç değildi. İnsan yaz boyunca güneşin kendisine ait olduğunu zannediyor, akşam yedi buçukta hâlâ dışarıda olmak tabii bir hakmış gibi geliyor. Sonra eylül geliyor ve kimseye haber vermeden her gün birkaç dakika alıp götürüyor; bir bakıyorsunuz güneş erkenden çekilmiş. Bugün 22 Eylül; bir mevsimin öbürüne devredildiği günlerdeyiz. Gökyüzü geceyle gündüzü birbirine yaklaştırıyor, ardından kuzey yarımkürede geceler uzamaya başlıyor. Eskiler gökyüzündeki bu değişiklikleri bizden çok daha dikkatli izlerdi ve iyi de yaparlardı; insan başını kaldırıp göğe bakmayınca zamanın geçtiğini yalnız takvimden öğreniyor.

Ekinoks, Latince aequus ile nox’tan; eşit gece. İsmi güzel, fakat tabiat her zamanki gibi bizim kelimelerimizden biraz daha karmaşık. Ekinoks günü geceyle gündüzün dünyanın her yerinde tam on ikişer saat olduğunu sanmak doğru değil; atmosfer ışığı büküyor, güneşin doğuşunu ve batışını nasıl hesapladığınız sonucu değiştiriyor. Tabiatın dengesi bile cetvelle çizilmiş değil. Zaten denge dediğimiz şeyi biraz yanlış anlıyoruz galiba. Dengeli hayat, dengeli insan, dengeli ilişki derken bir nokta bulup orada kıpırdamadan durmayı kastediyoruz. Oysa yürüyen insanın dengesi hareketsizlikten doğmaz; her adımda bir tarafa düşmeye başlar, öteki ayağını atarak kendini toplar. Yürümek, kontrollü düşmektir. Ekinoks da gelip “dengeyi bulduk” deyip orada kalmayacak; o ânı geçecek, ertesi gün gece biraz daha uzun olacak, aralıkta karanlık en uzun hâline vardığında bu defa günler yeniden uzamaya başlayacak. Tabiat dengeyi varış noktası olarak değil, geçiş noktası olarak kullanıyor. Biz ise iyi giden bir dönemi dondurmak istiyoruz: bir dostluğu, bir şehri, bir yaşı, bir masayı; “böyle kalsın” diyoruz. Kalmıyor. Mevsimler, değişmenin bir arıza olmadığını dünyanın bize her yıl yeniden anlatma biçimi.

Eski toplumların göğe bu kadar dikkatle bakması romantizmden değildi; takvim hayatta kalma meselesiydi. Ne zaman ekilecek, ne zaman biçilecek, hayvan ne zaman yaylaya çıkacak, kış ne zaman bastıracak. İnsan zamanı saatten önce gölgeden, havadan, ağaçtan, kuştan okuyordu. Sonra zamanı ölçmekte o kadar ilerledik ki zamanın kendisini fark etmekte biraz geriledik: cebimizde saniyesine kadar doğru saat var, ama mevsimin değiştiğini pencereden değil telefondaki hava durumu bildiriminden öğreniyoruz. Zamanı ölçemeyen insan mevsimi biliyordu; biz dakikayı biliyoruz, mevsimi kaçırıyoruz. Atalar boşuna dememiş: her şeyin bir mevsimi var. Cümle basit, ama içinde bir dünya görüşü var; mevsimi gelmeden isteme, mevsimi geçince ağlama.

Eski dilimizde bunun için güzel bir kelime var: mizan. Ölçü, tartı, denge. Rahmân sûresigöğü yükseltenin ardından mizanı koyduğunu söyler; gök ile terazi aynı âyette, üst üste. Mizan her şeyin eşit olması demek değil; her şeyin yerini, ağırlığını ve haddini bilmek demek. Çalışmakla dinlenmek her gün eşit olmayacak, konuşmakla susmak aynı miktarda olmayacak, sevmekle sevilmek her zaman denk düşmeyecek; bazı günler bir taraf ağır basacak, bazı günler öteki. Mesele her şeyi yarıya bölmek değil, neyin fazla ağırlaştığını zamanında fark etmek. Kendi hayatındaki ağırlıkları okuyabilen insan fena yaşamıyordur.

Sonbaharı da biraz haksız yere yalnız hüznün mevsimi yaptık: sararan yaprak, yağmur, ayrılık şarkıları, cam kenarında kahve. Bir noktadan sonra sonbahar mevsim olmaktan çıkıp bir ruh hâline dönüştü. Hâlbuki ağaç yaprağını kaybettiği için yas tutmuyor, hazırlanıyor; her şeyi üzerinde tutmanın yaşamak olmadığını bizden iyi biliyor. Bazen insanın yeni bir şey edinmeye değil, birkaç şeyi üzerinden atmaya ihtiyacı olur. Ağaç bunu her yıl yapar.

Mazhar ve Fuat’ın cümlesine dönelim: ne güzel şey mevsimler. Galiba güzellik bütün mevsimlerin güzel olmasında değil, hiçbirinin sonsuza kadar sürmemesinde. Yazın kıymetini biraz da biteceğini bildiğimiz için biliyoruz; kış çekilir oluyor çünkü mart diye bir şey var; sonbahar yaprakları döküyor ama ağacı öldürmüyor. Hayatın dönemleri de böyle. İnsan yaşadığı şeyi hayatının tamamı sanıyor; iyi bir şeyse bitmeyeceğini düşünüyor, kötü bir şeyse bitmeyeceğinden korkuyor, ikisi de doğru değil. Gece biraz uzuyor, sonra biraz daha; ama onun da saltanatı birkaç ay. Her şeyin bir mevsimi var.

Dün akşam havanın erken kararmasına şaşırmıştım; bugün düşününce hoşuma gitti. Güneş biraz erken çekilsin, her şeyi sürekli aydınlıkta görmek de yorucu. Bâkî dört yüz yıl önce aynı akşama bakmış ve beyti bugün de tutuyor:

Nâm u nişâne kalmadı faslbahârdan

Düşdi çemende berg-i dıraht i’tibârdan

Bahardan nam u nişan kalmamış, çimende yaprak itibardan düşmüş. Şair üzülmüyor, kaydediyor. Ne güzel şey mevsimler; daha güzeli, hiçbirinin son mevsim olmadığını bilmek. Şarkı da öyle bitiyordu; mevsim kelimesini düşürüp yalnız “yaşamak”ta duruyordu.