Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Sükûnet

25 Eyl 2026, 11:10 · 53 okunma

Organize İşler’de bir replik vardır, Erdal Tosun tarafından canlandırılan Üzeyir Abi karakteri şöyle der:

“Bir ara çok konuştum hiç faydasını görmedim bıraktım.”

Öyledir de, Koca Yunus da öyle buyurmuş:

Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi,

Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası.

Bu hafta bu köşede sesimiz biraz yüksek çıktı; hamaset yazdık, fetret yazdık, kürsüden ve kılıçtan söz ettik. Cuma günü sesi kısalım. Bugünün kelimesi sükûnet olsun ve ona giden yolu da sükût üzerinden açalım. Öncelikle ikisini birbirinden ayırarak başlayalım. Ancak yine bir söz vereyim sizlere, susmak üzerine uygun bir zamanda daha uzun bir sohbet gerçekleştirelim.

Sükûnet Arapça “sekene”den gelir; durmak, yerleşmek demektir, mesken de aynı kökten. Sükût ise “sekete”den, susmaktan. Yani biri bedenin durması, öteki dilin. Kökler ayrı ama tecrübe ikisini birbirine bağlamakta, biliriz ki dili durmayan adamın bedeni de durmaz. Susmadan sakinleşen kimse görmedim; önce sükût, sonra sükûnet. Tabii nutuk yani konuşma içsel ve dışsal olarak ikiye ayrılır. Peki ya zihnimizi nasıl susturacağız? İşte o yeri hazırlanınca gelen bir misafir ile mümkün. Nasıl mı?

Kur’an-ı Kerîm’de bu ailenin bir kelimesi daha vardır ve sükûnetin nereden geldiğini o söyler: sekîne. Üzerine çalışmalı, tefekkür ve tedebbür etmeliyiz

Tevbe sûresinde mağaradaki iki kişi anlatılırken “üzülme, Allah bizimledir” cümlesinin hemen ardından Allah’ın sekînesini indirdiği söylenir; Fetih sûresinde de sekîne mü’minlerin kalbine indirilir. Kelime hep “indirilir” fiiliyle geçer. Sükûnet insanın kendi ürettiği bir şey değil, insan yalnız yerini hazırlıyor. Yeri hazırlamak da bir bakıma susmakla oluyor. Susmak ile durmak da akraba ve anlamak…

Peki insan neden dursun? Bunun cevabını bir hadis-i şeriften alabiliriz. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh’tan rivayetle Hâkim’in Müstedrek’inde geçer, Müslim’in şartına göre sahihtir; Taberânî, Beyhakî ve Ebû Nuaym de nakletmiştir: “Şüphesiz Âdemoğlunun kalbi serçenin kalbi gibidir; günde yedi defa değişir.”

Serçeyi görmüşsünüzdür, dalda dururken bile kalbi atar. Kalp kelimesinin Arapçadaki anlamı da zaten “dönen” demektir; inkılâb, takallüb hep aynı kökten. Günde yedi kere dönen bir şeyin ilk döndüğü yerde karar vermek akıl kârı değil. Sabah verilen kararın öğlen başka, akşam bambaşka görünmesi bundan.

Eskiler bunu bildiği için kararı bekletirdi. İstihâre bunun bir başka şeklidir: iki rekât kıl, yat, sabah bak. Halkımız kısaltarak söyler: bir gece üstüne yat. Biz buna demlenme diyelim; çay gibi, karar da demlenmeden içilmez, tat vermez.

Bilim de aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor. Hollandalı psikolog Ap Dijksterhuis’in 2006’da Science’ta yayımlanan çalışması, ev ya da araba seçimi gibi çok değişkenli kararlarda, bir süre başka bir işle oyalanıp sonra karar verenlerin hem hızlıca karar verenlerden hem uzun uzun düşünenlerden daha isabetli seçtiğini öne sürdü. Sonradan tartışıldı, ama ana fikri kimse çürütemedi: karmaşık işte ilk cevap en iyi cevap değil. Zaten duyguların ömrü de kısa; öfke, korku, heyecan bedende birkaç dakikada söner ve kimyamız toplanır. Sıkıntı şu ki o birkaç dakikada verilen kararların, söylenen nahoş sözlerin etkisi yıllarca sürüyor. Duyguyu bastırmak gerekmiyor aslında, bir miktar -kişiden kişiye değişir- beklemek yetiyor.

Susmanın işe yaradığı yer burası. Konuşurken insan kalbinin döndüğünü fark etmiyor; ses onu örtüyor. Susunca duyuluyor. Hz. Mevlânâ’nın gazellerinin çoğunun “Hâmûş” diye bitmesi tesadüf değil. Söz gümüşse sükût altındır, demiş atalar; cuma günü bu kadar yeter. Demlenmesi gereken bir kararınız, söylenmesi gereken bir sözünüz varsa bırakın demlensin. Serçemiz bugün yedi kere döner, biz sükûnet bulmak niyazıyla şu söze kulak kesilelim:

بس کنم این گفتن و خاموش کنم
در خمشی به سخن جان‌فزا

Bes konem in goften o hâmuş konem
Der hamuşi be sohan-i cân-fezâ

Bu konuşmayı bitiriyorum ve susmakta can bağışlayan sözle susuyorum.