Tünel
Dün susmayı yazdım; bugün susunca yapılacak şeyi yazayım: düşünmeyi. Zira susmak boş durmak değildir; dil durunca insanın idrak eden tarafı çalışmaya başlar ve o çalışmanın adı düşünmektir.
Önce düşünmek ne demek onun üzerine konuşalım. Konuşmak ile düşünmek de aynı şeyin farklı hâlidir. Nutk dediğimiz kuvvet zahirde olunca kelam/söz, batında/içeride olunca düşüncedir diyebiliriz.
Düşünmek, bir bakıma geriye bakıp ileriye gitmektir. Önümüzde bir bilinmeyen, arkamızda bildiklerimiz vardır. İnsan bildiklerini âna taşır, aralarındaki nispetleri kurar, onları tertip eder ve bilmediğine doğru yürür.
Bu iş akılla mı yapılır, kalple mi?
Bu ayrımı sevmiyorum. Akıl her yerde akıldır. Fârâbî de İbn Sînâ da Gazzâlî de akıl demiştir ve akıl demekten çekinmemiştir. Kur’an’ın Hac sûresinde geçen ifade ise meseleyi başka bir yerden tamamlar: “Akleden kalpler.” Burada akıl ile kalp birbirinin rakibi değildir. Kalp, Kur’an dilinde yalnızca göğüste atan organı değil, insanın idrak eden tarafını da ifade eder.
Dünkü serçe kalbi buradan bakınca başka görünür. Günde yedi kere dönen şey aynı zamanda akleden şeydir. Dönmesi her zaman kusur değildir; bazen düşünmenin şartıdır. Hiç dönmeyen zihin düşünmez, yalnız tekrar eder. Ancak esas mesele aklı mantıkla, dili gramer ile ve kalbi de tezkiye ile terbiye etmektir.
Meşşai geleneğe göre fikir iki hareketten oluşur: matlubdan mebâdîye gitmek ve mebâdîden matluba dönmek.
Matlub, aradığımız şeydir. Mebâdî ise bizi ona götürecek ilkeler, bilgiler ve öncüllerdir. Burada ilk bakışta tuhaf bir şey vardır. Eğer matlub, ulaşmaya çalıştığımız şeyse, daha düşünmenin başında onu nasıl biliyoruz? Hiç bilmiyorsak nasıl arıyoruz; biliyorsak niçin arıyoruz?
Cevap, bilginin haysiyetinde saklıdır.
Bir şeyi bilmek tek dereceli değildir. Onu min vechin, yani bir yönüyle bilmek mümkündür; fakat başka bir yönüyle henüz bilinmiyor olabilir. Düşünme, çoğu zaman bilinmeyeni yoktan meydana getirmek değil, bilinenin haysiyetini değiştirmektir.
Mesela “Bu sözleşme geçerli midir?” diye soran hukukçu sözleşmenin ne olduğunu bilir, geçerlilik kavramını bilir ve ikisi arasında muhtemel bir nispet de kurmuştur. Soruyu zaten bunun için sorabilir. Fakat henüz o nispeti delillendirmiş değildir.
Sonra mebâdîye gider: tarafların ehliyeti, irade beyanları, şekil şartları, emredici hükümler, sözleşmenin konusu, ilgili kanun hükümleri, içtihat...
Bunları tertip eder. Mantık tam burada lazımdır. Sonra başladığı yere, matluba döner: “Bu sözleşme geçerlidir” yahut “geçersizdir.”
Cümle görünüşte aynıdır; fakat artık aynı haysiyetle bilinmemektedir.
Başlangıçta ihtimal yahut tasavvur olarak bulunan şey, delilden sonra zanna, yakîne veya burhana konu olabilir. Yani düşünme, bazen yeni bir cümle bulmaktan çok, aynı cümlenin epistemik derecesini değiştirmektir.
Bunun en yüksek örneklerinden biri kelâm ilmidir.
“Allah Teâlâ birdir” dediğimizde Allah Teâlâ bütünüyle meçhul değildir ki düşünme sıfırdan başlasın. Fakat bilinenin bütün haysiyetleri de aynı açıklıkta değildir. Zât-ı Bârî’nin künhünü kuşatamayız; buna karşılık vücuduna, vücubuna, vahdaniyetine ve sıfatlarına dair nispetleri beşer takatince bilir, delillendirir ve tahkim ederiz.
Kelâmın yaptığı biraz da budur: malumu başka haysiyetlerden yeniden bilmek.
Bu yüzden düşünmek, en sade ifadeyle, bildiğini sandığın şeyi daha yüksek bir bilgi derecesine taşımaktır.
Gündelik bir mevzudan sözleşmeye, sözleşmeden kelâmî bir meseleye kadar işleyiş değişmez. Çünkü akıl her yerde akıldır. Mantık da her zaman mantık.
Düşünen insan soru sorar ve her soru en az bir cevaba âşıktır. Aşk güzel şeydir; soruyu düşünce, düşünceyi soru doğurur, biri ötekini büyütür. Bu zinciri kesen şey, her sorunun tek bir cevabı olduğunu sanmaktır. O an düşünce durur, soru sorma yetisi kurur. Daha beteri de vardır: kişinin o tek cevabı kendisinin bildiğini sanması.
İnsan kendini kandırmaya pek meyyaldir.
Buna karşı çare olarak eleştirel düşünmeden söz edilir. Fakat eleştirel düşünmek karşıdakinin yanlışını bulmak değildir; düşünme üstüne düşünmektir. Kendi fikrini de masaya yatırmak, kendi delilini de sorgulamak, kendi sonucunu desteklemeyen veriye de bakabilmektir.
Hukukçu bunu meslek icabı her gün yapmak zorundadır. Bir dosyayı yalnız müvekkilinin anlattığı hikâyeyle okursanız dosyayı değil, hikâyeyi çözersiniz. Karşı tarafın iddiasını kendi iddianız kadar ciddiye almadan yapılan muhakeme, muhakeme değil taraftarlıktır.
Fakat asıl engel dışarıda değil, içeridedir: önyargı, bilgisizlik, yeni düşünceye kapalılık, dili yanlış kullanma ve hepsinin anası olan ben merkezli düşünme.
Ben merkezli düşünmek bir tünele girmektir.
Tünelde kişi yalnız kendi ışığını görür. Kendi tecrübesini ölçü, kendi bilgisini yeterli, kendi sonucunu tabii sayar. Sonra dışarıdaki dünyanın karanlık olduğuna hükmeder.
Oysa karanlık dışarıda olmayabilir.
Tünelde olan kendisidir.
Daha kötüsü, insan tünelden çıkmak için önce tünelde bulunduğunu bilmek zorundadır. Ben merkezli düşüncenin en kuvvetli tarafı da budur: insana kendisini tarafsızmış gibi gösterir.
Körlüğün en tehlikelisi, gördüğünü sananın körlüğüdür.
Dünkü yazıyla bugünkü bu yüzden aynı yere çıkıyor. Susmayan dinleyemez; kendi düşüncesini tartmayan da düşünemez. Serçe kalbi bunun için döner. Her dönüş kararsızlık değildir; bazen insanın kendi baktığı yerden çıkıp başka bir yerden bakabilmesidir.
Mesele akıp giden hayat ve değişen duygu halleri içerisinde kendimizi ciddiye almak ve sabitelerle aramızdaki engelleri kaldırmaktır.
Ancak unutmamalıyız ki kendimizi ciddiye almak demek aynı tünelin içinde dönüp durmak değildir.
