AİLEDE YUVA SICAKLIĞINI HER DAİM HİSSETTİRME
1970’li yıllardı. Anadolu insanı yokluk ve sefaletten bıkmış, yeni iş imkânları bulmak için memleketini bırakarak büyük şehirlere göç etmeye başlamıştı. Çoluk çocuk çok kalabalık aileler sırtlarına yatak, yorgan ve azıklarını alarak yola düşmüşlerdi. Hedefleri büyükşehirlere gidip rızık temin etmek daha iyi şartlarda yaşamak idi. İşte biz de o ailelerden biri idik. Büyüklerin anlattığına göre biz de memleketimizden Ankara’ya gelmişiz. Allah uzun ömür versin, vefat edenlere rahmet olsun. Dedem ve babam, annem, amcalarım, işsizliğin, yoksulluğun diz boyu olduğu bir zamanda işe başlamıştı. İnşaat işlerine bakar ve eve az da olsa rızık getirirlerdi. Sevgili annem, ninem, yengelerim ve halalarım ise evin işleri, çocukların yetişmesi ile uğraşır bir yandan da gecekondunun yapımı ve eksikleri ile ilgilenirdi. Bazen de sırtları ile ev inşaatına harç taşırlardı.
Ve sadece biz değildik, toplumun çoğu böyleydi. Çalışkan, dürüst, onurlu ve komşuluğun ne olduğunu, ailenin ne olduğunu hakkı ile bilen ve kul hakkı bilen kimselerdi. Evde bir çorba kaynar. Ocakta ekmekler pişer ve hep birlikte eski tabirle horantaca yer içer ve şükrederdik. O dönemde kimse kimseye hürmetsizlik etmezdi. O günlerde büyüğün sözü her şeyden önemli idi.
Akşam olunca tüm çocuklar eve gelmek zorunda idi. Akşam ezanından sonra hava kararınca eve gelen cezasını çekerdi. Yengeler ve halalar arasında biraz kırgınlık yaşasalar araları hemen düzeltilirdi. Yüzlerinden anlaşılan durum hemen büyüklerin araya girmesi ile sımsıcak yuvada sulh ile sonuçlanırdı.
Baba, ana o günlerde her şeyden önce gelirdi. Çünkü kardeş bugünkü gibi üç kuruşa feda edilmezdi. Kardeşler, yengeler, akrabalar birbiri ile asla uğraşmaz, bugünkü gibi arkadan hiç konuşmazdı. Birbirini sever ve yardımlaşırlardı. İhtiyaç olunca yeni düğün yapan gelinler kolundaki en değerli takıları öylece çıkarır verirdi. Yeğen, kardeş hepsi bir idi ailede ayrılmaz bir bütündü.
Bir komşu çocuğu ile kavga, nizâh etsek, şikâyet gelince babamız ilk önce bizi döverdi. Sonra karşı şikâyet eden aileye, “Onun terbiyesini ben veririm.” derdi. Üniversite mezunu değildi anne babalarımız ama ilk eğitimi, terbiyeyi biz ailede alırdık. Birlik, beraberlik, kaynaşma, dayanışma hepsini öğretirdi anne baba. Okumamışlardı büyüklerimiz ama irfan vardı onlarda.
Ocak olan aile, sımsıcaktı. Kimse kimseye maddi hesaplarla bakmaz ve yaklaşmazdı. Helal rızık denilince akan sular dururdu. Kul hakkı, ailede öğretilen ilk önemli konuydu. Çoğu okul okumamalarına rağmen şimdi düşünüyorum da bu eğitim, terbiye, ahlak ve irfan öğretileri nasıl onlara yerleşmişti. Demek ki önceki nesiller çok hassastı. Onlar güzel ve samimi geleneklerine, dinine bağlı yetiştirmişlerdi.
Dedem, Allah razı olsun mahallenin tüm duvarlarını yapar, caminin her işine koşar, komşuların patlayan kanallarını dahi onarırdı. Sevgili babam ve kıymetli amcalarım da zaman zaman yardımcı olurlardı. Mahalleli konu komşu birbirinin dertlerine koşan, vefakâr, art niyetli olmayan kimselerdi. Evde pişen yemekten konu komşu nasiplenirdi. Aile içinde kimse hasetlik fesatlık peşinde asla değildi. Sadece bizim ailemiz değil mahalleler genel olarak hep böyleydi. Aileler yuva sıcaklığını her daim çocuklarına hissettirirlerdi.
O dönemde zararlı alışkanlık hiç yoktu. Mahallede nara atıp içki içmek öyle her babayiğidin harcı değildi. Çünkü tüm mahalle bir ve beraberdi, bir aile gibi tutkundu. Aile sıcaklığı aynı tandır ocağımızın kaynadığı gibi her daim devam ederdi. Mahallede hocamız çocukları etrafına toplar dinimizi peygamberimizi ve Kur’an-ı öğretirdi. Bir evimiz cami, bir ailemizde hocamızdı. Cami önü oyun alanımızdı. Namazı, ezanı, kameti camide öğrenirdik. Ramazanlarda evimizin başköşesinde hocamız vardı. Hocamıza evden yemekler giderdi. Onun sofrasını hiç boş bırakmazdık. Aileler arasında huzursuzlukları hemen hocamız çözümlerdi. Onun sözü emirdi. Keserdi gerekirse demiri. Küs kalmak mümkün mü? Hem ailemizde hem mahallemizde hem de camimizde sımsıcak bir hava vardı. Bu sıcaklığı yediden yetmişe hissederdik.
Ailemizde akşamları çay içerdik hep birlikte. Komşu ve akraba misafirlikleri meşhurdu o dönemde. O çay eşliğinde sohbetlerimiz, köy hatıraları ne güzeldi. Eve yeni gelen küçük siyah beyaz televizyon daha yeni yeni evde yerini almakta, sohbetlerimizi bölmekteydi. O günlerde çay bardağı yetmezdi. Bizler de çocuk olarak ikinci çayı ya da çayın sonundaki haşlak dediğimiz kalanını içerdik. Ama hiç şikâyet etmezdik. Sımsıcak kocaman bir aile idik.
Okul tatillerinde köye gider, köydeki dede, ebe, dayı, teyzelerimizi ziyaret eder, hasada katılır vatan ziyareti yapardık. O ayrı bir mutluluktu. Aileler hep böyleydi. O harla yanan ateşin yanında bir ve beraberce yapılan yufka ekmeğin tadı gibi her şey çok tatlı idi. Şefkatle, merhametle, sımsıcak.
Şikâyet etmek, devlete millete laf atmak kimin haddine. Ailede cinnet cinayet haberleri hiçbir zaman duyduğumuz bir şey değildi. Sabır ve dayanışma tüm topluma hâkimdi. O kadar horantaya yemek yetiştirmek, o kadar kişinin çamaşırını yıkamak, o kadar kişinin yakacağını temin edip taşımak, yedirip içirmek bir huzurdu, bir marifetti bir gurur kaynağı idi. Nasıl bakarlardı o anne ve baba onlarca kişiye bilmem. Onlar hikmetle tüm aileye bakar, aileyi asla sırtları üzerinde bir yük olarak görmezlerdi. Bu yaptıkları büyük fedakârlıkları kimse için yapmıyorlardı ve adeta özümsemişlerdi.
Elbiselerimiz, kitaplarımız eskidi mi bizden sonra gelen kardeş ve yeğenlerimizin olurdu. Bizler de bizden öncekilerin eskileri ile büyürdük. Öyle büyüttüler bizi. Kimse yüksünmezdi bu halinden. Çünkü biz çok samimiydik. Sevgi, saygı, adalet ve merhametle…
Ailede önce evlenen hüzünle ayrılırdı evden. Bir iki göz oda yapılır oraya birkaç kap kacakla ayrılırdı. Bugünkü gibi takımlar, koltuklar, güzel eşyalar ne mümkün. Yoktu elbet. Tüm samimiyetimle söylüyorum, Babannem ve dedem, annem ve babamı bizi evden ayırdılar diye günlerce üzüldüler, biz torunlar olarak çok ağladık. “Neden, dedem ve ebem acaba bizi sevmiyorlar mı? Neden evden ayırdılar?” diye. Oysaki dokuz çocuk hepsi evlenecek mutlu bir yuva kuracaklar ve tek tek ayrılacaklar, yuvadan uçacak ve ayakta durmayı öğreneceklerdi. Ve evde yatacak yer de kalmamıştı. Çocuktuk tabi ki, ona rağmen hemen her gün dede ve ebenin evi, ocağı, sobasının ve kalplerinin sıcaklığı her gün gittiğimiz yerdi. Onların, o atanın sofrası bizim için ne de çok kıymetli idi. Orada yanan sobanın başında durmak, onlardan geçmiş hatıraları dinlemek ve fırınlı sobada pişen çörekten bir lokma yiyebilmek tadına varılmaz lezzetlerdi. Oradan aldığımız her lokma bir baklava tadında idi. Dede ebenin tebessümü, onların elinden aldığımız her şey ve yüzündeki tebessüm hediyelerin en güzeli idi.
Ve akşam evlerde akrabaların birbirini ziyaretleri çok meşhur ve özeldi. Hanımlar evin bir yerinde, erkekler bir yerde, çocuklar da bir yerde kaynaşır, dertleşir, sımsıcak ziyaretler yapılırdı.
Heyhat düşün ki kaç aile kaldı böyle? Ailelerimiz yıllar sonra darmadağın olmuş durumda. Hesap yapılmadan, izin istenmeden ziyaret mi kaldı dersiniz. Baba evladına, kardeş kardeşe ziyarete giderken protokol gibi randevu alıyor değil mi? Şimdilerde dede, baba ve anneler yaşlanmış, huzur evine ne zaman gideceğim diye beklemekte. Ya da bu hafta bende kalsın, diğer hafta sende kalsın diye evlatlar anne babayı bir yük gibi görmekte. Bir gün geçti mi anne ya da baban hala bizde, diyecek vefasız gelinler ve evlatlar. Maalesef, büyükler evden atılacak, o merhamet timsali büyüklere gereken hürmet edilmeyecek, onlara sesler yükselecek, sen ne bilirsin ki diyerek azarlanacak günler gelecekti öyle mi? Kardeşin kardeşe diş bilediği günler de gelecekti öyle mi? AMAN YARABBİ.
İnsanlar hürmet bağı sılayı rahimi koparmaktalar. Huzur evleri dolup taşmakta… Büyük evlat büyüklüğünü unutmuş, küçük evlat ise her şeyini. Aman Yarabbi! Hani nerde o sıcak ailelerimiz? Nerede Allah’ın rızası, nerede efendimizin güzel örnekliği? Nerede menfaatten arınmış sevgi dolu kardeşçe yürekler, önyargısız infaz edilmeden yapılan bakışlar? Kardeşlikler, güzel akrabalıklar, sımsıcak ailelerimiz nerede? Kardeşlik hukuku nerede? Kendisine emeği geçen büyüklere ahde vefa nerede?
Evet, okuttular bizi. Mal, mülk araba ev ve makam sahibi de olduk. Yeni arabalarımız, yeni evimiz de var ama içinde mutlu muyuz? Aile sıcaklığımız, büyüklere saygı, sevgimiz var mı? Bu soruların cevabını size bırakıyorum. Karamsar da değilim. Yeni nesiller için ümitliyim elbette. Evet, bu güzel geleneği ailesinde hisseden ve aile sıcaklığını hissettirenler vardır. Derdi dünya ve menfaat olmayan niceleri vardır. O bahtiyarlardan olan bizim ailemizden de elbette birileri vardır. Elbette. Ama yetmez.
Yeniden eskiden olduğu gibi sevgiyi, samimiyeti, saygı ve nezaketi kuşanmalıyız. Gayret göstererek birbirimize önyargıyla bakmayı bırakmalı, çocuklarımızın yanında eş dost akraba ve komşularımızın aleyhinde konuşup evlatlarımızı da insanlara karşı kışkırtmamalıyız. Yeniden sevmeyi sevilmeyi öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Yeniden ailelerimizi sımsıcak sevginin hissedildiği ocaklar haline dönüştürmeliyiz. Bu konuda peygamberimizi ve geçmişte yaşayan güzel insanları örnek almalıyız. Gayretle kalbimizi, ailemizi, sokağımızı ve hatta işyerimizi sevgiyle nezaket ve zarafetle güvenle doldurmaya çalışmalıyız.
Rabbim ailesini sımsıcak bir yuvaya dönüştüren ve sıcaklığı ailesine büyük küçüklerine aktarabilenlerden eylesin. Rabbim sevgiyi merhameti kalbimizden hiç mi hiç çıkarmasın. Kalplerimiz yumuşatsın. “Annemi, babamı, eşimi, çocuklarımı tüm akrabalarımı o geçmiş günlerdeki gibi çok seviyorum. Herkeste birbirini sevsin istiyorum. Onlar ve çocukları için her daim dua ediyorum.” diyebilenlerden eylesin.
Benim de duamdır. Bende tüm İslam Alemine dua ediyorum. Tüm ailelerin sımsıcak aileleri olsun istiyorum. Eşlerin sevgisi sıcaklığı merhameti öyle engin olsun ki bu merhametten çocuklarda nasiplensin istiyorum. Sevgisiz saygısız merhametsiz nesiller yetişmesin istiyorum. Hatalı olan hatasını anlasın iman bağını, kan bağını düşünsün ve özür dilesin, gönül alsın ve kucaklaşsın istiyorum. Yine eskisi gibi hasbi olunsun, iç hesabı yapılmasın istiyorum. Önyargılar kırılsın, haset evlere hiç girmesin, dedikoduyu önleyelim istiyorum.
Peki, zor mu bu istediklerim Elbette zor değil. O halde ne duruyoruz sevgiyle koyulalım işe. İlk yanımızdaki ana baba kardeş, eş dost ya da akrabamızla başlayalım işe. Sen benim için hem iman hem akraba olarak kıymetlisin diyerek başlayalım ne dersiniz?
Haydi bismillah.
Mehmet METE
Tasavvuf Musiki Sanatçısı / Yazar
NOT: Geçmişten günümüze vefat eden tüm dede, nine ve akrabalarımıza Rabbimden rahmet diliyor, yaşayanlara ise sağlık sıhhat ve afiyet diliyorum.
