Meryem Doğru
Meryem Doğru
Gazeteci-Yazar-Editör
Tüm Yazıları

Yoksa Bu Antlaşma Batı’nın Korkulu Rüyası mı Olacak?

02 Eyl 2026, 10:56 · 32 okunma
Yoksa Bu Antlaşma Batı’nın Korkulu Rüyası mı Olacak?

Yakın zamanda Mekke’de imzalanan Mekke Antlaşması, beraberinde birçok soruyu da getirdi.

Neden Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye?

Antlaşma neden Mekke’de yapıldı? Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan bu anlaşmaya üçüncü ülke olarak neden Türkiye dâhil edildi? Daha da önemlisi, “Eski Türkiye” olsaydı, üçüncü ülke olarak yine Türkiye seçilir miydi?

Tabii ki hepimiz bu soruları az çok kendimize sormuşuzdur. Cevaplarını da yine az çok tahmin edebiliriz. Ancak gelin, hep birlikte bu üç ülkeyi ve aralarındaki ilişkileri biraz daha yakından analiz edelim.

Türkiye-Suudi Arabistan İlişkileri

Öncelikle Türkiye’nin her iki ülkeyle olan ilişkilerine göz atalım.

Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkiler 3 Ağustos 1929 tarihine kadar uzanıyor. Suudi Arabistan’ın Ankara’da büyükelçiliği, İstanbul’da ise başkonsolosluğu bulunurken Türkiye’nin Riyad’da büyükelçiliği, Cidde’de ise başkonsolosluğu bulunuyor.

İki ülke aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kuruluşlarda birlikte yer alıyor.

Peki ya Pakistan?

Türkiye-Pakistan: Tarihten Gelen Bağ

Pakistan’ın Ankara’da büyükelçiliği, İstanbul’da başkonsolosluğu ve İzmir’de fahri konsolosluğu bulunuyor. Türkiye’nin ise İslamabad’da büyükelçiliği, Karaçi ve Lahor’da başkonsoloslukları ile Peşaver, Sialkot ve Faysalabad’da fahri konsoloslukları bulunuyor.

İki ülke, 2016 yılında yayımladıkları ortak bildiride mevcut yakın ilişkilerini stratejik ortaklık düzeyine taşımayı hedeflediklerini açıkladı.

Aslında Pakistan ile Türkiye arasındaki bağlar yalnızca günümüz siyasetiyle sınırlı değil. İki ülke arasındaki ticari, kültürel, askerî ve tarihî ilişkiler oldukça eskiye dayanıyor.

Osmanlı Devleti’nin zor zamanlarında Hint Müslümanlarının Osmanlı’ya yönelik maddi ve manevi desteği, iki toplum arasındaki tarihî bağların güçlenmesinde önemli bir rol oynadı. İngiliz yönetimi altındaki Müslümanların Osmanlı padişahını İslam dünyasının halifesi olarak görmeleri de bu tarihî ve dinî bağları daha da kuvvetlendirdi.

Dolayısıyla bugün Türkiye ile Pakistan arasında gördüğümüz yakınlığın köklerini yalnızca günümüz diplomatik ilişkilerinde değil, geçmişte yaşanan ortak tecrübelerde de aramak gerekiyor.

Üç Ülkeyi Bir Araya Getiren Ne?

Yazımızın bu bölümüne kadar verdiğimiz bilgilerden hareketle şöyle bir çıkarım yapabiliriz:

Türkiye; hem Suudi Arabistan hem de Pakistan ile önemli siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel ortaklıklara sahip.

Peki üç ülkeyi aynı masada buluşturan ortak nokta yalnızca bunlar mı?

Asıl dikkat çekici olan, üç ülkenin güvenlik ve savunma alanında birbirini tamamlayabilecek farklı özelliklere sahip olmasıdır.

Türkiye, NATO üyesi ve bölgesel ölçekte güçlü ordulardan birine sahip. Savunma sanayisinde son yıllarda gerçekleştirdiği atılımlarla insansız hava araçlarından elektronik sistemlere, çeşitli savunma teknolojilerinden deniz platformlarına kadar birçok alanda kendi teknolojisini geliştiren ve bunları ihraç edebilen bir ülke konumuna geldi.

Suudi Arabistan ise sahip olduğu petrol ve doğal gaz kaynakları, ekonomik gücü ve Körfez bölgesindeki stratejik konumuyla İslam dünyasının önemli ülkelerinden biri.

Pakistan ise nükleer silahlara sahip olması ve güçlü askerî kapasitesiyle dikkat çekiyor.

Şimdi bir düşünelim:

Üç Müslüman ülke…

Bunlardan biri NATO üyesi ve gelişmiş bir savunma sanayisine sahip. Bir diğeri büyük ekonomik ve enerji kaynaklarına sahip. Diğeri ise nükleer kapasitesi bulunan güçlü bir orduya sahip.

Bu üç ülkenin ortak savunma alanında iş birliğini artırması, bölgesel dengeler açısından elbette önemli sonuçlar doğurabilir.

Ancak burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor: Bu tür anlaşmaların gelecekte nasıl şekilleneceğini bugünden kesin bir şekilde öngörmek mümkün değil. Fakat atılan adımların, İslam dünyasındaki ülkeler arasında daha güçlü güvenlik ve stratejik iş birliklerinin önünü açabileceğini düşünmek mümkün.

Neden Mekke?

Gelelim belki de en dikkat çekici noktaya…

Neden Mekke?

Bir anlaşmanın imzalandığı yer, bazen anlaşmanın kendisi kadar sembolik anlam taşıyabilir.

Mekke, Müslümanlar için yalnızca bir şehir değildir. İslam’ın merkezidir. Kâbe’nin bulunduğu, milyonlarca Müslümanın yöneldiği kutsal beldedir.

Kur’an-ı Kerim’de Mekke, “güvenli belde” anlamındaki ifadelerle anılır.

Dolayısıyla böylesine önemli bir güvenlik anlaşmasının Mekke’de imzalanması, yalnızca diplomatik bir tercih olarak değil, aynı zamanda sembolik bir mesaj olarak da değerlendirilebilir.

Belki de burada söylenenlerden çok, söylenmeden verilen mesajlara bakmak gerekiyor.

Çünkü bazen atılan bir imza, seçilen bir mekân ve aynı masada buluşan üç ülke, uzun açıklamalardan çok daha fazla şey anlatabilir.

Üç Güç Birleşirse…

Buradan hareketle insanın aklına şu soru geliyor:

Üç Müslüman ülke ortak bir savunma anlayışı etrafında daha fazla kenetlenirse ve bu iş birliği zaman içerisinde başka İslam ülkelerine de yayılırsa ne olur?

Böyle bir tablo, İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve askerî açıdan daha güçlü bir iş birliği içerisine girmesine zemin hazırlayabilir.

Yıllardır “İslam ülkeleri neden bir araya gelemiyor?” diye soruyoruz.

Belki de bugün bu sorunun cevabını ararken, atılan küçük ama stratejik adımlara daha dikkatli bakmamız gerekiyor.

Ben burada yalnızca bir anlaşmanın imzalanmasını görmüyorum.

Zahirde görünenin ötesinde; seçilen mekân, bir araya gelen ülkeler ve bu ülkelerin sahip olduğu farklı güç unsurlarının oluşturduğu tablo dikkat çekici.

Türkiye’nin savunma sanayisi ve diplomatik gücü…

Suudi Arabistan’ın ekonomik ve enerji kaynakları…

Pakistan’ın askerî ve nükleer kapasitesi…

Bunların aynı stratejik zeminde buluşması, gelecekte daha geniş bir iş birliğinin başlangıcı olabilir mi?

Elbette bunu zaman gösterecek.

Bir Milat Olabilir mi?

Burada “İslam dünyasının ayağa kalkışı” veya “İslam ülkelerinin birleşmesi” gibi büyük ifadeler kullanırken de temkinli olmak gerekiyor. Çünkü uluslararası ilişkilerde ülkelerin kendi çıkarları, güvenlik politikaları ve bölgesel dengeleri belirleyici olmaya devam ediyor.

Ancak şurası da bir gerçek:

Dünyanın farklı bölgelerinde yeni ittifaklar kurulurken, İslam ülkelerinin de kendi aralarında daha güçlü iş birlikleri geliştirmesi son derece önemli.

Belki de bu anlaşma, bunun ilk adımlarından biri olarak tarihe geçecektir.

Hak ile batıl mücadelesinin, yalnızca askerî güçle değil; adalet, dayanışma, birlik, bilim, teknoloji ve ekonomik bağımsızlıkla da şekillendiğini unutmamak gerekir.

Ve elbette inananlar için şu ilahi müjde her zaman yol göstericidir:

“Ne yaparlarsa yapsınlar, Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Temennimiz odur ki bundan sonraki süreç, İslam dünyasında daha fazla birlik, dayanışma ve kardeşliğe vesile olsun.

Belki de bugün gerçekten de sözün özünü söylemenin zamanıdır:

Dem bu demdir.

Üç güç birleşti.

Şimdi asıl mesele, bu birlikteliğin nereye kadar uzanacağıdır.

Vesselam…

Meryem Doğru
Yazar Hakkında
Meryem Doğru Gazeteci-Yazar-Editör Tüm 6 Yazısını Gör