Okul Ne İşe Yarıyor?
Örgün eğitimle pek uyumlu bir insan olduğum söylenemez. Hatırladığım kadarıyla ilk kez on
bir yaşında –ilkokuldan ortaokula geçerken- okulu bırakmayı düşündüm. Ortaokula geçtiğimde
okul benim için biraz ders, biraz arkadaş, büyük ölçüde futbol demekti.
Buna rağmen sınavlarda kötü değildim. Çok şükür iyi bir puanla iyi bir lise kazandım. Sonra
lisenin ilk yılında devamsızlık konusunda ciddi bir başarı (!) gösterince rehberlik servisi
tarafından çağrıldım. Aynı yıl, çoğu dersini kulak arkası ettiğim okulun zehir fizikçisinin
sınavına üç günde takviye kitapla hazırlanıp yüksek not alarak bütün sınıfı şaşkına
çevirmişliğim de vardır. Bu hepimiz için farklı şekillerde mümkündü fakat bugün ise durum
çok daha başka. Ona geleceğim.
Özetle mesele hiçbir zaman öğrenmeyi sevmemem değildi. Okulla öğrenmek arasında kurulan
zorunlu eşitliğe pek ikna olmamıştım.
Bu konular önemli ve önemli olduğu kadar trajiktir de. İnsan kendi hayatında kendi cemiyetini
de seyreder. Fert ve cemiyetin kaderi birbirinin üstüne örtülmüştür bir bakıma. Önemli kısmı
bu.
Trajik olan tarafı ise şu: Hiç kimse kendisine verilmeyen yahut verilse de kullanmasını
bilmediği bir aleti kullanamaz. Eğitim-öğretim de böyledir. Okul sizi, beni, hepimizi bir
süzgeçten geçiriyor. Bundan kaçış bilebildiğim kadarıyla yok. Ancak dönüp dolaşıp başta
okullar olmak üzere tüm bir sistemin oto-kritiğini de bizden bekliyor. Hangi aletle, hangi
ölçüyle, hangi şuurla?
Eskilerin dediği gibi kem alet ile kemâlât mümkün değildir.
***
Bu faslı kapatıp bugüne gelelim. Aradan yıllar geçti. Geçen hafta PISA 2025 sonuçları
açıklandı; Türkiye karnesine baktım. Fen bilimlerinde 494, okumada 472, matematikte 462
puan. Fen ve okumada OECD ortalamasının üstündeyiz, matematikte ortalamayı yakalamışız.
Üstelik 2022’ye göre üç alanda da puanını en fazla artıran OECD ülkesi Türkiye. Yani tablo
ne felaket tellallığına müsait ne de eksik alkışa.
Fakat asıl dikkatimi çeken başka iki veri oldu. Öğrencilerimizin yüzde 53’ü, sınavdan önceki
iki hafta içinde en az bir tam gün okula gitmediğini söylüyor; OECD ortalaması yüzde 22. Ve
öğrencilerin yüzde 28’i “okul zaman kaybıdır” cümlesine katılıyor.
Bir dakika.
Çocukların performansını konuşuyoruz da çocukların okulla kurduğu ilişkiyi yeterince
konuşuyor muyuz? Evet, raporda Türk maarifiyle iftihar etmemizi sağlayan çıktılar var, hem
de bu sefer bolca ama okul dediğimiz yapıyla kurulan ilişkiyi de en az o çıktılar kadarsorgulamak gerekir. Zira insanın bir mekânla kurduğu ilişki, o mekânda var olan ve etkileşim
içinde olduğu her şeyi etkiler.
***
Hasılı bendenize göre önce şunu sormak gerekiyor: Okul ne işe yarıyor?
Elbette bir ya da birden çok işe yarıyor. Ivan Illich’ten ilhamla burada çok şey söylenebilir;
ama bugünkü meselemiz biraz farklı. Biliriz, çocuk yalnızca matematik öğrenmek için okula
gitmez. Arkadaş edinir, sırasını bekler, bazen kaybeder, kendinden farklı insanlarla karşılaşır.
Bazen de bir öğretmenle karşılaşır ve bütün hayatının yönü değişir.
Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. Fakat yüz yıl önce kurulmuş eğitim düzeninin temel
kabullerinden biri artık geçerli değil: Bilgi okulun tekelinde değil. Hatta öğretmenin de değil.
Ben öğrenciyken bir konuyu anlamadığımda seçeneklerim çok sayılmazdı. En azından
bugünden geçmişe bakınca bu muhakkak böyle. Öğretmene sorardım, kitabı açardım,
şanslıysam konuyu bilen bir arkadaş bulurdum. Bugün on beş yaşındaki bir çocuğun cebinde
video ders, dijital kütüphane, dünyanın öbür ucundaki profesörün dersi ve yapay zekâ var.
Çocuk eve gidiyor, telefonuna soruyor. Telefon anlatıyor. Anlamadıysa “daha basit anlat”
diyor; daha basit anlatıyor. “Örnek ver” diyor; örnek veriyor. Üstelik yorulmuyor,
sinirlenmiyor, “derste dinleseydin” de demiyor.
Böyle bir dünyada okulun eski rolünü hiç değiştirmeden sürdürmesini beklemek biraz haksızlık
değil mi?
Buradan “artık ezbere gerek yok” sonucuna varmak da kolay; bence o da başka bir hata.
Ezberin kötü şöhreti biraz haksızdır. Çarpım tablosunu, bir dilin temel kelimelerini, şiiri, tarihi,
formülü zihninizde taşımıyorsanız düşünmenin hammaddesi de azalır. İnsan her düşüncesinde
cebinden telefon çıkararak düşünmez. Bazı bilgiler zihinde hazır bulunmalıdır.
Dursun Gürlek’in yıllardır anlattığı “ayaklı kütüphaneler” tam da bu yüzden önemlidir.
Geçmişin âlimleri ve münevverleri yalnızca çok okudukları için değil okuduklarını
hafızalarında taşıdıkları için de güçlüydüler. Şiir, ayet, hadis, tarih ve kavram hafızada
biriktikçe insanın konuşması da yazması da düşünmesi de başka bir zenginlik kazanıyordu.
Hafıza yalnızca depo değildir bizatihi düşüncenin malzemesinin işlendiği mutfaktır.
Yıllarca “ezberci eğitime karşıyız” sloganlarını duyduğum ve bundan nefret ettiğim için sözü
uzatıyorum. Ben ilkokulda gerçekten çok rahat birçok dersi ezberleyerek çalışan bir
öğrenciydim. Karşı tarafa da hak vererek şunun altını çizmeliyiz: Mesele ezberin kendisi değil
ezberin eğitim sanılmasıdır. Bilgi hafızada bulunacak, fakat orada yatmayacak; başka bilgiyle
karşılaşacak, kıyaslanacak, tartışılacak, gerektiğinde reddedilecek. Eğitim ezberlenen şeyin
düşünceye dönüşmesidir ve tam da bu sebeple okullarımızda müzakere ve münazara
eğitimlerinin çok önemli olduğunu ve çocuklarımızın okulla sahici bir bağ kurabilmesiiçin bize muhteşem imkanlar sağladığını bu yazının somut bir çıktısı olarak zikretmek
istiyorum.
***
Yeri gelmişken başka önemli bir bahse de girişelim. Geçmişten bugüne değişen vasatta
“öğretmene artık ihtiyaç yok” gibi daha büyük bir saçmalığa varanlar da oluyor. Tam tersini
düşünüyorum. Belki iyi öğretmene hiç bugünkü kadar ihtiyaç olmadı. Çünkü bilgi çoğaldıkça
doğru bilgiye ulaşmak kolaylaşmadı, zorlaştı. Yapay zekâ yanılıyor; internet zaten yıllardır
yanılıyor. Bir video son derece ikna edici olup tamamen saçma olabilir. Çocuğun problemi
artık cevabı bulamamak değil; karşısındaki on bin cevaptan hangisinin doğru olduğunu ayırt
edebilmek. Dolayısıyla öğretmenin işi küçülmüyor, değişiyor: cevabı vermek değil, cevabın
doğru olup olmadığını anlayacak bir akıl vermek.
Üstelik bütün teknolojik imkânlara rağmen rûberû eğitimin yerini dolduran bir şey de henüz
icat edilmedi. Öğretmen çocuğun anlamadığını bazen çocuk söylemeden anlar. Sınıfın
dağıldığını fark eder. Bir öğrencinin sustuğu yerde bir şeylerin yolunda olmadığını sezer. Aynı
soruya otuz öğrencinin otuz ayrı bakışını aynı odada buluşturur. Ekran kişiye göre cevap verir;
sınıf insana kendinden başkalarının da bulunduğunu öğretir. İnsan yalnızca kağıttan yahut
ekrandan öğrenmez, başka insanlardan da öğrenir. Biz buna satır ve sadır birlikteliği desek
klas bir işaretleme yapmış oluruz.
Bu yüzden yapay zekâ öğretmenin bazı işlerini yapabilir; öğretmenin kendisi olamaz. Ama
diğer taraftan belki tam da bu sebeple öğretmeni, makinenin yapabildiği işe mahkûm etmemek
gerekir. Tahtaya bilgi yazdıran öğretmenle yapay zekâyı yarıştırırsanız öğretmeni üzersiniz.
Öğrenciyi düşündüren, soru sorduran, itiraz ettiren, meraklandıran öğretmeni ise hiçbir makine
kolay kolay gereksiz hâle getiremez.
***
Bir sorun daha var. Biz yetişkinler çocukların okuldan sıkılmasını ahlâkî bir kusur gibi
değerlendirmeyi seviyoruz. “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerin sonu zaten
bellidir: telefon yoktu, öğretmene şöyle davranılmazdı, karda kilometrelerce yürüyerek okula
giderdik. Hepimizin çocukluğu nedense küçük çaplı bir Finlandiya destanı.
Oysa bir çocuğun günde yedi-sekiz saat bulunduğu yerle neden bağ kuramadığını sormak, ona
“tembelsin” demekten daha zor ama daha faydalı. Devamsızlığın elbette hastalıktan aile
şartlarına, ulaşımdan ekonomiye pek çok sebebi olabilir. Yine de okuldan kopuşu yalnızca
disiplin meselesi sayarsak çocuğun bize ne söylediğini kaçırırız. Belki çocuk bize bir şey
söylüyor.
Çünkü okul yalnızca bilgi veren bir kurum değildir ve olmamalıdır da. Bazen bir çocuğun
hayatında karşılaştığı ilk ciddi yetişkin öğretmenidir. Evinde konuşulmayan bir kitabı
öğretmeni söyler. Hiç gitmediği bir şehri öğretmeninden duyar. Kendisinde kimsenin farketmediği kabiliyeti öğretmeni görür. “Sen bunu yapabilirsin” diyen ilk kişi bazen anne ya da
baba değil, sınıftaki öğretmendir. Bunu herhangi bir algoritmanın bütünüyle ikame edeceğine
inanmıyorum. Hangi yapay zekâ, hangi sistem ilkokul dördüncü sınıfta hoşlandığım kıza
yazdığım mektubun promptunu verebilir ki?
***
Belki okulu yeniden tarif etmemiz gerekiyor. Bilgi dağıtılan yer olmaktan çıkıp belki ilk defa
gerçekten eğitim verilen yer olmak. Çocuğa formülün ne olduğunu söylemekten çok, o
formülün neden var olduğunu sordurmak. Tarihleri bilmesini istemek ama “sen o gün orada
olsaydın ne yapardın” diye de sormak. Ezberletmek ama ezberde bırakmamak. Teknolojiyi
kullanmak ama eğitimi ekrana teslim etmemek. Ve belki en önemlisi, çocuğa soru sormayı
öğretmek.
Çünkü artık cevaplarımız çok. İyi sorularımız az.
Ben on bir yaşında okulu bırakmayı düşünürken PISA’dan haberim yoktu. Yapay zekâ da
yoktu. Futbol topu vardı, turnuvalar ya da kavga dövüşlü mahalle maçları…
Ama yıllar sonra dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Ben öğrenmekten hiç
kaçmamışım. Okumaktan da, merak etmekten de. Hâlâ saatlerce hiç kimsenin benden
istemediği bir konunun peşine düşebilirim.
Demek ki mesele başka bir şeymiş, en azından öyle zannediyorum.
Türkiye’nin PISA 2025’teki yükselişine elbette sevinelim; emeği geçen öğretmenlerin hakkını
da teslim edelim. Ama yalnızca puanlara bakıp rahatlamayalım. Bir gün çocuklarımız PISA’da
dünyanın birincisi de olabilir. Güzel. Fakat o çocuk sabah çantasını sırtına geçirirken hâlâ “Ben
buraya niye gidiyorum?” diye soruyorsa, o soruya verecek iyi bir cevabımızın da olması lazım.
Muhammed Ali Öztürk
