FELAKET TELLALLIĞI
Bir toplumun ruh halini yalnızca sokaklarında yaşananlar belirlemez. O toplumun her gün neyi izlediği, neyi dinlediği ve neyin tekrar tekrar önüne getirildiği de insanların dünyaya bakışını biçimlendirir.
Cinayet, hırsızlık, taciz, şiddet, aile içi çatışma, çocuklara yönelik suçlar ve felaketler elbette her toplumda yaşanabilir. Avrupa ülkeleri de bundan bütünüyle uzak değildir. Türkiye de değildir. İnsan hayatının olduğu yerde suç da vardır, hata da vardır, kötülük de.
Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken başka bir mesele bulunuyor:
Bir olayın yaşanması başka, o olayın toplumun zihninde sürekli yeniden yaşatılması başkadır.
Bir cinayet haberini öğrenmek insanı bilgilendirir. Aynı görüntünün, aynı ayrıntıların ve aynı tartışmaların saatlerce tekrarlanması ise artık yalnızca bilgi vermek değildir. Bir süre sonra insanın zihninde dünyanın tamamını temsil eden bir tablo oluşmaya başlar.
Her gün kavga izleyen insan, çevresindeki insanlarda kavga aramaya başlayabilir.
Her gün suç izleyen insan, bulunduğu yeri olduğundan daha tehlikeli algılayabilir.
Her gün felaket gören insan, geleceğe bakarken ilk olarak tehlikeyi düşünmeye başlayabilir.
Bunun sonucunda güven duygusu sessizce aşınır.
İnsan önce yabancıdan çekinir. Sonra komşusundan. Ardından tanımadığı herkesi potansiyel bir tehdit gibi görmeye başlar. Selamlaşmalar azalır, sohbetler kısalır, insanlar birbirlerinin niyetlerinden kuşku duyar hale gelir.
Toplumsal hayatın en önemli harcı olan güven zedelendiğinde ise mesele yalnızca psikolojik değildir. Ekonomiden aile ilişkilerine, komşuluktan çalışma hayatına kadar her alan bundan etkilenir.
Çünkü korku yalnızca insanı korumaz; bazen insanın hareket alanını da daraltır.
Korkuyla verilen kararların önemli bir bölümü geleceği düşünerek değil, mevcut tehlikeden kaçmak amacıyla alınır. İnsan işini, yaşadığı mahalleyi, şehrini hatta ülkesini bile yalnızca korkularının etkisiyle değerlendirmeye başlayabilir.
Burada medyanın ve haber anlayışının büyük bir sorumluluğu vardır.
Gazeteciliğin görevi kötülüğü saklamak değildir. Tam tersine, toplumun bilmesi gerekeni ortaya çıkarmaktır. Ancak haber vermek ile korkuyu sürekli yeniden üretmek arasında ciddi bir fark vardır.
Bir toplumun bütün gerçekleri bilmeye hakkı vardır.
Fakat aynı toplumun gerçekliğin yalnızca karanlık yüzüyle karşı karşıya bırakılmama hakkı da vardır.
Avrupa ülkelerinde de suç işleniyor. Fakat bazı ülkelerde günlük hayatın bütününü yalnızca suç haberleri üzerinden okumayan bir haber anlayışının daha belirgin olduğunu görüyoruz.
Türkiye açısından asıl soru da burada başlıyor:
Biz topluma yalnızca neyin yanlış olduğunu mu anlatıyoruz, yoksa neyin doğru olduğunu da gösterebiliyor muyuz?
Çünkü insan sürekli karanlığa bakarsa, bir süre sonra aydınlığın varlığından bile şüphe etmeye başlayabilir.
Haberin görevi toplumu korkutmak değil, toplumun gerçeği daha doğru görmesini sağlamaktır.
Gerçeğin içinde kötülük vardır. Ama yalnızca kötülük yoktur.
Belki de artık ekranlarımızda ve yapılan görsel, işitsel ve yazılı tüm haberlerde bunu hatırlatacak kadar iyiliğe, dayanışmaya, başarıya, umuda ve güzel habere de yer açmanın zamanıdır.
