Pazar Saat 17.00: Nedensiz Kasvetin Resmi Başlangıcı
Henüz Pazartesi gelmedi. Dışarıda güneş belki hâlâ batmadı, çayınızdan bir
yudum daha alabilir ya da dizinizin yeni bölümünü açabilirsiniz. Teknik olarak
hâlâ tatildesiniz. Ama saat tam 17.00’yi vurduğunda, o görünmez el gelip
göğsünüzün ortasına hafifçe oturur. İşin garibi, ortada fol yok yumurta yokken
başlar bu sızı. Pazartesi sendromu dedikleri şey aslında Pazartesi’nin suçu
değildir; Pazar akşamının sinsice yaklaşan gölgesidir.
Masa başından bakınca insan anlamakta zorlanıyor: Neden henüz yaşanmamış bir
günün yorgunluğunu şimdiden çekiyoruz? Telefon ekranına düşen ertesi günün
takvim bildirimleri, kafada dönmeye başlayan "Yarın ne giyeceğim?", "O e-
postaya ne cevap vereceğim?" soruları... Derken Pazar akşamının o tatlı huzuru,
arka planda çalan sessiz bir gerilim müziğine dönüşür. Bir de bunun üstüne, tüm
hafta boyunca ertelediğimiz o küçük ev işleri, yıkanmayı bekleyen çamaşırlar ya
da tezgâhta duran son birkaç tabak gözümüze batmaya başlar. Pazar akşamı,
vicdan azabının mesaiye başladığı saattir.
İşin en acımasız kısmı da sosyal medyadaki o "Pazar neşesi" paylaşımlarıdır. Biri
doğa yürüyüşünden fotoğraf atar, diğeri haftalık yemek hazırlığını bitirdiğini ilan
eder. Siz ise koltukta doğrulamamış halde ekrana bakarken, "Herkes hayatını bir
şekilde yoluna koymuş da bir tek ben mi bu çarkın altında eziliyorum?"
hissiyatına kapılırsınız. Oysa bilmezsiniz ki o fotoğrafları paylaşanlar da tam o
sırada kendi iç sesleriyle Pazartesi pazarlığı yapmaktadır.
Hafta sonunu "doya doya yaşama" baskısı da cabası. İki güne bütün dinlenmeyi,
gezmeyi, sosyalleşmeyi ve zihni sıfırlamayı sığdırmaya çalışırken aslında daha
çok yoruluyoruz. Pazartesiye "yenilenmiş" bir insan olarak başlama mecburiyeti,
bizi dinlenmekten bile soğutuyor. Sonra da saatler gece yarısına yaklaşırken
yatakta dönüp durup "Tüm hafta sonu ne yaptım ki ben?" pişmanlığıyla baş başa
kalıyoruz. Hafta sonu bitmesin diye uyumayı reddedenlerimiz ise Pazartesi
sabahına sadece zihnen değil, bedenen de çökmüş olarak uyanıyor. Hatta alarm
çalmadan hemen önceki o 10 dakikalık uykuyu uzatmak için verilen mücadele,
olimpiyatlarda madalya alacak seviyeye ulaşıyor.
Belki de sorunun çözümü Pazartesi’den nefret etmekte değil, Pazar akşamına
yüklediğimiz o devasa anlamı azaltmaktadır. Hafta sonunu kusursuz bir kaçış
alanı değil, sadece haftanın sıradan bir molası olarak görmek zihni biraz olsun
rahatlatabilir. Pazar gününü bitirmemek için geceyi zorlamak yerine, ertesi günün
de en nihayetinde geçip gideceğini kabullenmek belki de en doğrusudur. Ya da en
azından, Pazar 17.00’de gelen o hissin sadece bize özel olmadığını, milyonlarca
insanın tam o anda aynı tavanı izleyip iç geçirdiğini bilmek...
